14-15 Haziran tarihlerinde Santralistanbul ‘Geçici İşgal’ altındaydı. Çağdaş Gösteri Sanatları Girişimi tarafından organize edilen etkinlikteki 7 performanstan biri olan ‘Sessiz Duruş,’ Damla Hacaloğlu’nun tasarlayıp yönettiği tek kişilik bir performans. Latife Hanım’ın Atatürk’e verdiği sözden dolayı bir ömür boyu bozmadığı suskunluğunu konu alan teatral dans gösterisi, kadının Türk toplumundaki yerine tarihsel bir eleştiri olduğu kadar geniş anlamda ‘Kemalizm’i de sorguluyor. Latife Hanım, Tuğba Özkul’un bedeninde, seyirci konumundaki bizlerin arasından süzülüp geçerken, ona dikte edilen sözlerle bir irkilip bir sevinirken, belleğin çocuk kalmış tarafındaki Atatürk hayali, laik demokratik Türk Cumhuriyeti ideası erkeksi bir rasyonalite ile sarsılıyor.

‘Sen Latife değil Latif’sin çocuk’ diyor bir ses ve bir ışık halkası beliriyor Latife Hanım’ın üzerinde. Latife, bir komutanın ya da bir devlet adamının yareni olarak değil, Mustafa Kemal’in karısı olarak seviniyor bu tatlı sözlere. O sandelyesinde zevkle yayılırken sevgiyle sarhoş, ben de yumuşuyorum birden ‘latif’ olan benmişim gibi. O güne kadar Atatürk’ü kişi olarak yüceltmiş, ona bir devlet adamından çok daha fazla anlam yükleyerek, kaşını, gözünü, giyinişini, duruşunu yüreğime mıhlayarak onun sevgilisi, çocuğu, akrabası saymıştım kendimi. Latife Hanım’dan bir farkım yoktu; ‘Ey Türk gençliği’ hitabesi altında büyümüş, modernleşme yolunda ilerledikçe güzel sözler duymayı bekleyen bir çocuktum. Amerikalılar’ın sıkça ürettikleri süper kahramanları varsa benim de Atatürk’üm vardı, tek ve ölümsüz. Latife Hanım’ın tutkusu anlaşılır; Atatürkle 2,5 yıl hayatını paylaşmış, onun karısı olmuş ve kendi isteğiyle hatırasına ölene dek sadık kalmış. Ben ise hiç tanımadığım birinden süperkahraman yaratmış, onu hikayelerle büyütmüştüm. Atatürk’ün etten kemikten bir insan olduğunu hiç düşünmemiş, onu Hollywood’un seri üretim parlak oğlanlarıyla bir tutmuştum. Süperkahramanıma hayran, ben de ‘Kemalizm hastalığı’na yakalanmıştım.

Atatürk’ün hata yapamayacağı ve bu nedenle de eleştirilemeyeceği üzerine kurulu çocukca bir hastalıktı benimkisi. Hayalimdeki kahraman hayatın her alanında özgürlükçü ve eşitlikçiydi; doğruları siyah-beyaz ayrımı kadar keskin. Özkul’un performansı boyunca arka planda yankılanan, Kadim Yaşar tarafından seslendirilen, Atatürk’ün sözleri ise durmadan çiziktirdi bu mutlak kahramanı. Latife Hanım’ın devlet işlerine karışma, siyasi masalarda yer alma hevesi karşısında verilen ‘belki biraz eski kafalıyım, ama evimin düzeni bozulsun istemem’ çizgisindeki hükmedici tepki Latife Hanım kadar beni de çileden çıkarttı. ‘Ben kıskanç bir adamım, çok güzel bir kadınla zaten evlenmem,’ sözleri ise tanıdık gelse de bir zayıflık ve korkaklık belirtisi olarak yankılandı beynimde ve kendimi Atatürk’ün asla böyle basit bir mantıkla karar vermeyeceğine inandırmaya çalıştım. ‘Fikriye de büyümüş, serpilmiş, çok güzel kız olmuş’ sözleri ise kanımı dondurdu; idolüm birden iki kadının da gururunu hırpalayan bir kazanovaya dönüştü.

Alınacak ders ne olmalı peki? Atatürk’ün ikiyüzlü oluşu mu, aslında o kadar da modern olmayışı mı? Hayır, birçok kesimin iddiası bu olsa da, gerçek cevap asla bu değil. Çözüm de cevap da artık bu çocukluktan kurtulmanın gerekliliğinde. Ata’mızı romantize edilmiş bir kahraman olarak değil rasyonel ve sağduyulu bir lider olarak görmemiz gerekiyor. Atatürk, bir görev adamıydı. Görevi çok yüceydi, fakat çok da zorluydu. Kemalizm ideolojisinin de temelinde olan bu görev, Türk bağımsızlığını korumaktı; Atatürk de bu yolda sadece bir elçi. Bizlerin de görevi kişisel tercihlere takılmadan, kısacası şu günün imaj kaygısına kapılmadan tarihi öğrenmek ve fikirleri yaşatmaktır. Belki biz bu olgunluğa ulaşır, hastalığımızı üzerimizden silkelersek Latife Hanım’ın da yayınlanmaya uygun bulunmayan günlükleri su yüzüne çıkar. Cahil bir Kemalizm peşinden çocuksu bir sevdayla koştuğumuz sürece ‘Atatürk’ü seviyorum, Humeyni’yi sevmiyorum’ oyunu ‘Humeyni’yi seviyorum, Atatürk’ü sevmiyorum’dan dolanıp başa geri döner.

Advertisements